Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Bitlerin zamanı yoktu. Yok muydu?

Bitlerin zamanı yoktu.

Gerçekten de bitlerin zamanı yoktu. Bu blog bu adı alarak kendi kaderini yaratmış oldu. Ama bitlerin neden zamanı yoktu? Bilseydiniz hak verir miydiniz? Yok. Vermeyin. Hayat deyip geçilecek olaylar silsilesinde, internette blog yazmak için zaman ve düşünceleri toparlama durumu bulunamamıştı bitler tarafından. Merak etmeyin bitler hayatlarına devam ediyordu. Aralarında, artık kabul etmeleri gereken bir uzaklık hâkimdi. Bu uzaklık sadece mesafe olmaktan çıkıyordu. Zaman akıp gidiyor, her bir biti birbirinden habersiz bir yana sürüklüyordu. Bitler bir yerde kalamazdı. Kalmamalıydı zaten. Keşfedilmesi, yaşanması, görülmesi, gülünmesi gereken hayat vardı. Ama evren bir gün onları mutlaka birleştirecekti. Pembe defterin hala birkaç sayfası boştu… Gökyüzü gibiydiler. Gidip geliyorlardı ama mutlaka diğerinin orada olduğunu biliyorlardı.

Müzikler… Bitlerin en iyi olduğu konuydu belki de. Paylaştıkları en büyük paydalarından biriydi. Bir anda beklenmedik bir yerde çalan bir melodi duyulduğunda bitlerden biri mutlaka diğerini hatırlar bu “The Day’s Song”tur der. Diyebilir. Demese de içinde bir yerde biliyordur ki demelidir.

Kitaplar, filmler, hikâyeler… Bunlar hep bitlerin sevdiği şeylerdi.

Gitmek ve mutluluk bu günümüzün sorunsalı. Gitmeye inananlardanım. İnananlardandım. İnananlardanmışım. İnanmışım ve belki yanılmışım. The Day’s Song’ların birinde diyordu (Morcheeba – Enjoy the Ride) “you’ll never catch the fickle wind/if you choose to stay” diye ve ekliyordu “stop chasing shadows/just enjoy the ride”

Gitmek ama nereye gitmek. Bu iş karışık. Bir yanda hayalin diğer yanda sevdiklerinse. Gitmek ama nereye gitmek gerekir? Mutluluk nerede ki? Şimdi bulunduğumuz yerde mutluysak bu, hiç kımıldamadan yarın da mutlu olacağımız anlamına gelir miydi?

Mutlu musun? Mutlu muyum? Hayat… Ne garip. Şimdi kim bilir nerede, ne yapıyorsun?

Reklamlar

Bir tacir, bir tüccar ve birkaç öğrenci

Günün sıcaklığı Trainitalia koltuklarından da hissedilir olmaya başlamıştı. Aylardan nisan olsa da, Akdeniz iklimine yabancı değildik sonuçta… Trenin teklemesi artık inmemiz anlamına geldiğine de.

Tahminimden daha sönük bir tren istasyonu, ancak o küçücük yerde sığışan, çoğu Birleşik Devletlerden gelmiş belki bin tane turistle omuz omuza yürüyorduk. Bununla beraber hareket etmenin güçlüğü ile valiz emanet yerinin kuyruğu giderek artıyordu. Hatta bir dakika geçmeden 50 metreyi bulmuştu çoktan, buna rağmen uzadıkça uzuyordu. “Pardon” sesleri eşliğinde sonradan tanışacağım Bianca ve eşi Mark ve çocuklarının arkasında bir yer bulup bekledik. Ne de olsa o koca ve ağır sırt çantaları ile bu mükemmel şehri yormak istemezdik.

Gardan kendimizi atınca bir nehir karşıladı bizi. Gülümsemelerimizin yayılmasıyla, öğlen sıcağının altında dakikalarca durabilme yetisiyle, sabırsızca bu yemyeşil nehrin kollarında yürümeyi diledik. Karşı yakadaki yerlere, insanları sürü taksi vapur ve toplu taşıma vapurunu taşıyordu. Garın önünde olması ise birden “nasıl geçecekler” sorumuza parlayarak cevap vermişti sanki. Nehrin yeşilliği gerçek bir göz rengi gibiydi.


Sezgilerimize güvenip soldan ilerledik. Sezgilerimize güvenmek zorundaydık, haritalarımızdan hiçbir şey anlamıyorduk. Sanki bir milyon başka nehir, bir o kadar da ada vardı. Sezgilerimize güvendik, aslında zorundaydık. Eh tabii, siz garı arkanıza alın, sol’a siz de karar verirseniz. Az ileride harika bir pazar karşılar sizi. Bu gerçek pazarlardan elbette, içinde meyve sebze olan pazarlardandı. Tam olarak bilemiyorum, orada da bazı günlerde mi var, yoksa hep mi… Renk renk, çeşit çeşit meyve ve sebzelerin ve hatta bir miktar karşılığında sıcakta iyi gitmesi için bardakta satılan meyve karışımlarını da denemeden geçmeyin. Biz geçtiysek de, insanın aklında yer ediyor hani bir şekilde.

Adım başı cam, maske ve hediyelik eşya dükkânı çıkıyor ilk seferde ya da hepsini birden içeren dükkânlar. Olmadı, satışlarını dışarıda kurduğu tezgâhlarda satan Bangladeşli satıcılar var. Turistik şehirlerin, bu tarz dükkânları tüm o güzelim şehre yaymaları illa ki güzel gelmiyor insana. Gezginlerin ilkin sandığı o yerel halk ile gezme fikri Venedik’te hemen kayboluyor, havaya karışıyor. Hatta İtalya’nın büyük şehirlerinde öyle süregeliyor bu. Yerel halk bazen evlerinden cama çıkıyor, belki kalabalıktan daha çok sıkılıp evinden ayrılmıyor bile. Kimisi kötü kötü bakıyor, kimisi turistlere karışmış bile. Sıkıştırılmış hayatlarının hesabını bizden de almak istemeleri çok doğru geliyor bana o an. Yabancılaşıp, uzaklaşma isteği doğuruyor.


Aldığımız haritanın gerçek anlamda işe yaramaması ile şansımıza hangi yol gelirse ona doğru ilerliyoruz. Bu anlamda zaten yolları Venedik’te siz değil, onun sizi seçme olasılığınız var. Sürekli meydana, aynı köprüye, aynı dükkâna ama asla aynı olmayan insanlar ile burun buruna gelmek an meselesi. Sokakları bölen kanallardan yüzüp vardığınız yerlere gitme isteği çıkıyor sonra. Çekilen her bir fotoğraf karesinin, Bangladeşlilerin sattığı kartpostaldan farksız olması, neşe katıyor ve bir süre sonra nesne olarak binlerce yılın, bir inip bir çıkan suyun, gondolların belki her an arkadan gelecek tacir-tüccarların önüne durup her şeyin amacı buymuş gibi fotoğraflarımızı çekmeye başlıyoruz.

Korkunç seansların ardından yürümeye devam ediliyor. Sadece yürümeye.

Gezintilerin, mükemmel mimarinin ve tarihin, insanın karnını acıktırdığını ve vücuttaki suyun müthiş derecede azalttığını bir süre sonra hissediyoruz ama vakit darlığından, bir restorana oturmaktansa hem daha da ekonomik olan bir marketten alışveriş yapmayı yeğledik. Aldıklarımız ile de, ufak bir köprünün ayağında yiyip, gölgesinden nasiplenip, turistlere el sallayıp, elimizdeki meyve sularını kaldırıp “şerefe” dedik bakışırken. Yukarı camdan bir teyzenin ise, penceresinden halısıyla çıkıp güzelce çırpmasıyla son bulsa da, gondollardan gelen akordeon sesi ile tavlanmıştık zaten.
Akşam olurken, biraz daha hareketlenen şehir, İtalyan Pizzası ile devam ettiğini görmek çok iyi hissettirmişlerdi. Oturduğumuz yerde uyuklamaya başlarken, günün başında aldığım küçük gondol biblom ile oynamaya başladım. Gondola binmenin mali değeri yaklaşık 120 avro olup, biz bu parayla neler yapabileceğimizi fantastik bir biçimde değerlendirirken, biblo gondolumla zaten gezmiştim ben. Mutluydum. Belki sadece dükkânların önünü dolduran çeşitli renk, çeşit ve aromalı tatlılardan tonlarca alıp bir başıma yemek isteyebilirdim.Bir süre sonra hayli hayli Stanley Kübrick ile beraber yürüdüğümüzü ve Gözleri Tamamen Kapalı filminde oynadığımızı sandım. Öte yandan arkadaşım 1700’lerde olduğunu hissettiğini söyleyip, diğeri de ananesinin evine geldiğini söyledi. Karışık duygularla el yapımı maskeleri inceleyip, aslında bizim için yapılmasa da yüzümüzde denemeye başladık. Yine de bu maskelerle gözleri kapatmaya gerek olmadığını görüp, işçiliği karşısında epey etkilenmiştim. Keza cam işçiliği de büyük yankı uyandıran kentin, dünyada birinci sırada olduğunu bir cam yapımcısından duyduk. Her şeyin böyle renkli ve güzel olması daha çok ayaklarımızdan yere çekmeye başlamıştı şimdiden. Gitme korkusu, akşamın karanlığı gibi çökmüştü.

Saat akşam dokuzu gösterirken, dükkânların kapanması, turistlerin çekilmeye başlaması ile telaşa kapıldık. Yapılabilecek bir şey kalmamış gibi davranmaları bilhassa üzücüydü. “Haydi, herkes evine” diye bağırmaları eksikti ki, o gece kalacak bir yerimizin olmaması ile üzüntümüzü gizleyemedik. Ölüleşen Venedik, yürükçe, her bir köprüsünü geçtikçe daha da karanlığa bürünüyor, yetersiz aydınlatması ve gece hayatının olmaması ile hayrete düşürüyordu bizi. Ya gençler? Sahi, gençler neredeydi?

Gece on iki olmadan sırt çantalarımızı ve gar kapanmadan da Milano biletimizi almalıydık. Gidecek çok yerimiz vardı ve geceyi garda geçirmeye karar vermiştik. Biraz soğuk bir gece olabilirdi ama bekleme salonlarında uyumaya hayli alışmıştık. Acaba ailemiz görse ne kadar mahvederlerdi kendilerini? Muzırca gülüp, bulabildiğimiz en rahat koltuğa yerleştikten sonra, diğer Venedikliler gibi uyumaya başladık.

Venedik’te bir dağda koşarken, beni uyandıran İtalyan polisi ile “Uyanın, burası kapanıyor” dediğini, İtalyancadan anlamak pek zor değildi. Her şeyin dışında kibar polisin sevecenliği beni Venedik’teki bir dağda yine koşturabilirdi. Saat 4 idi. Trenimiz sabah 6’daydı. “Grazzie sir” dedikten sonra, bizi karşılayan nehir ile bir daha bakıştık. Gülmekten ziyade bu soğukta her yerin kapalı olması ve geçirecek iki saatimizin olması, rahat yataklara olan egoist düşkünlüğümüz ile binlerce sorunu getiriyordu.

Yalnız değildik. Bizim gibi öğrenci-turistler, evsizler, sigara isteyenler ve hippiler ile garın önünde yalnızdık. Ancak korkunun olmaması, bizi öğrencilerle yakınlaştırmıştı. Bir Amerikalı kız “Miller”, iki de Meksika asıllı arkadaşlarla muhabbet ederken, yine Türk olduğumuz için aldığımız sorularla ve dahası cevaplarımızla kahkahalara boğduğumuz, akabinde bir türlü ısınamadığımız için koşma yarışmaları düzenlememiz ile iki saat epey eğlenmiştik. Eğitim, Avrupa sorunları, ekonomik anlaşmazlıklar ve elbette Venedik’in bir anda neden öldüğünü sorguladık.
Saat sabah altıya gelmiş gün aydınlanmıştı. Hepimiz trendeki koltuklarımızı almışken, gülüşüyor, Milano’ya olan meraklar pekişiyordu. Trenin teklemesinden alışık olduğumuz bir sarsılma geldi: bunu biliyorduk, yabancı değildik ne de olsa.

Sevgiler,
M.

————-

D.N: bu yazı Bilgi Üniversitesinde yarışmıştır vakti zamanında.

 

“Bir at, bir bıçak, bir fıçı şarap ve 100 dolar parayla birlikte” [1] evden uzaklaşan William Beaumont, en az bir bit kadar bilmeye-bilime meraklı ve maceracı biriydi. Öyle ki, Amerikan ordusunda savaşırken yaralı bir asker üzerinde sindirim işleminin kimyası üzerinde çalışarak o yıllarda üne kavuşmuştu.

Baeumont’tan önce, sindirim sistemine ait en önemli çalışmaları J.B. Van Helmont vermiştir. Hazımsızlığı gidermek için alkalik tedaviyi ilk defa öneren Helmont bu tedaviyi mide sıvısının asidik olduğu gözlemi üzerinde temellendirmiş. “…birkaç kez dilimi dışarı uzattım, öyle ki; …bir serçe gagalayıp yutmaya çalıştı. Derken, serçenin boğazında keskin bir şey olması gerektiğini anladım. O zamandan beri onların niçin bu kadar iştahla yediklerini ve çabucak sindirdiklerini anladım.” diyor Helmont. Ancak tek başına asit sindirim için yeterli olamazdı -nasıl ki sirkenin eti çözemediği gibi-. Helmont bu noktada bizim enzim kavramımıza yakın maya kavramını çıkartmış. Ona göre mayalar sadece midede ve onikiparmak bağırsağında olmakla kalmayıp (onikiparmakbağırsağının alkali sıvılar içerdiğini biliyordu), her organ kendi enzim veya mayaya sahipti. “Öyle ki, doğuştan gelen ruh her yerde kendi besinini pişirebilirdi.” [2] Van Helmont’a göre hastalık, vücudu işgal edip, yaşamsal işlemleri kendi çıkarları için bozan yabancı archeae sonucunda oluşur. Bunlar genel olarak hastalığın dolaysız belirtileri olan zehirli atıklarını vücuda bırakırlar.

1822’de Amerika ile İngiliz Krallığı savaşında henüz 18’indeki Fransız asıllı Kanadalı Alexis St. Martin bir tüfeğin patlaması sonucu karnından yaralanmış. Yaralı Beaumont’a getirildiğinde karın bölgesindeki bir delikten sabah kahvaltısında yediği besin dışarı akmaktaymış, Yarasındaki bir enfeksiyondan dolayı ateşi çıktığında yaklaşık yarım kilo kan kaybetmiş. Beaumort’a göre kanama, atardamarın faaliyetini azaltıyor ve rahatlamaya neden oluyordu. St. Martin giderek iyileşse de, şurada görüldüğü gibi bir yara duruyormuş. St. Martin’in midesindeki yaranın sindirim işlemini incelemek için ideal bir laboratuvar oluşturabileceğine zaten şüphe yok. Beaumort ve St. Martin’in bu yoldaki ortaklığı 9 yıl sürmüş.

Çalışma programı 2 deney dizisinden oluşuyor:

  1. Canlı organizmada, maddelerin doğal koşullarda nasıl sindirildiğini incelemek ve
  2. Camlıda, mide sıvısı çekilerek bir cam tüpte mide sıvısının yiyecek maddeleri üzerindeki etkisi inceleniyordu

Yıllardır süren hasta incelemelerinin sonucunu Beaumont şöyle özetliyor: “Deneylerimin tüm sonuçlarına dayanarak, gastrik sıvının, kesinlikle, kimi yazarların iddia ettiği gibi, ‘su kadar nötr’ olmadığını, besinsel madde doğasının en genel çözeltisi olduğunu söyleyebilirim. Öyle ki, ona en sert kemik bile dayanamaz. Sabit sıcaklığın sağlanması koşuluyla (100F), hafif bir çalkantı verildiğinde, mide dışında bile mükemmel sindirim etkilerine sahiptir. …elde ettiğim kanıtlara dayanarak, gastrik sıvının besinlere etkisinin tamamen kimyasal olduğunu söylüyorum.”

Bunu okuduğumda benim aklıma hemen şu soru geldi: Besin maddelerinin midede bulunması bu mekanizmayı harekete geçirmek için gerekli ya da yeterli mi? Hemen, en güzel cevabı Pavlov’un köpeğinden aldım.

Şöyle ki; 1889’da I. Pavlov, köpeğin midesinin bir katmanını astarından ayırıp, mideden dışarıya bir boru sarkıtmış. Sonra aesophagus’u kapatıp dışarıya açmış. Böylece yemekler daha mideye ulaşmadan dışarıya alınmış. Köpek daha yemeye başlar başlamaz, salgılar başlamış ve yemek boyunca bu durum sürmüş. Mideye daha yemek girmeden salgılar başladığına göre, uyarılmayı sağlayan sinir sistemi olmalı. (Adamımsın Pavlov!)

Aslında bu konuda pek bilgili değildim ancak, 7 Temmuz’da dedemin bağırsak düğümlenmesi diye girdiği ameliyatından kaptığı bir enfeksiyon yüzünden tam 2 ay sonra, 7 Eylül 2011’de ölüm haberini almamız üzerine İzmir-Ordu arası 1200km yol gelirken bu konuyu araştırmak, daha önce hiç merak etmediğim sindirim sisteminin hikayesini okumak istedim.

Bu yazıyı onun odasında oturmuş yazıyorum. Geleli 2 gün oldu. Ev eski, taştan, soğuk, büyük ve odada kertenkeleler dolaşıyor. Yıllar sonra ilk defa sorun etmiyorum çünkü duvarında ağabeyim ve benim, dedemin kucağında oturduğumuz fotoğrafı asılı. Kulağımda dedemin o şakacı ses tonu ile “Bırakma beni dedeeee” deyişi… Biz bırakmadık da, sen bırakıp gittin be dede. Seni çok özleyeceğim, bunu biliyorum, çünkü saçımı her yapışımda o önden çıkan küçük tellere önce sinir olmam ve sonra aklıma gelen “… Onlar prenses saçı” deyişin. Öyle olmadığım halde beni hep güzel ve iyi hissettirdin.

Selin

 

  1. Myer, Jesse S. Life and Letters of Dr. William Beaumont. St. Louis, 1912; 2.baskı, 1939.
  2. Harre, Rom Great Scientific Experiments, s36, 1981.