Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘sellinj’ Category

Bitlerin zamanı yoktu.

Gerçekten de bitlerin zamanı yoktu. Bu blog bu adı alarak kendi kaderini yaratmış oldu. Ama bitlerin neden zamanı yoktu? Bilseydiniz hak verir miydiniz? Yok. Vermeyin. Hayat deyip geçilecek olaylar silsilesinde, internette blog yazmak için zaman ve düşünceleri toparlama durumu bulunamamıştı bitler tarafından. Merak etmeyin bitler hayatlarına devam ediyordu. Aralarında, artık kabul etmeleri gereken bir uzaklık hâkimdi. Bu uzaklık sadece mesafe olmaktan çıkıyordu. Zaman akıp gidiyor, her bir biti birbirinden habersiz bir yana sürüklüyordu. Bitler bir yerde kalamazdı. Kalmamalıydı zaten. Keşfedilmesi, yaşanması, görülmesi, gülünmesi gereken hayat vardı. Ama evren bir gün onları mutlaka birleştirecekti. Pembe defterin hala birkaç sayfası boştu… Gökyüzü gibiydiler. Gidip geliyorlardı ama mutlaka diğerinin orada olduğunu biliyorlardı.

Müzikler… Bitlerin en iyi olduğu konuydu belki de. Paylaştıkları en büyük paydalarından biriydi. Bir anda beklenmedik bir yerde çalan bir melodi duyulduğunda bitlerden biri mutlaka diğerini hatırlar bu “The Day’s Song”tur der. Diyebilir. Demese de içinde bir yerde biliyordur ki demelidir.

Kitaplar, filmler, hikâyeler… Bunlar hep bitlerin sevdiği şeylerdi.

Gitmek ve mutluluk bu günümüzün sorunsalı. Gitmeye inananlardanım. İnananlardandım. İnananlardanmışım. İnanmışım ve belki yanılmışım. The Day’s Song’ların birinde diyordu (Morcheeba – Enjoy the Ride) “you’ll never catch the fickle wind/if you choose to stay” diye ve ekliyordu “stop chasing shadows/just enjoy the ride”

Gitmek ama nereye gitmek. Bu iş karışık. Bir yanda hayalin diğer yanda sevdiklerinse. Gitmek ama nereye gitmek gerekir? Mutluluk nerede ki? Şimdi bulunduğumuz yerde mutluysak bu, hiç kımıldamadan yarın da mutlu olacağımız anlamına gelir miydi?

Mutlu musun? Mutlu muyum? Hayat… Ne garip. Şimdi kim bilir nerede, ne yapıyorsun?

Read Full Post »

“Bir at, bir bıçak, bir fıçı şarap ve 100 dolar parayla birlikte” [1] evden uzaklaşan William Beaumont, en az bir bit kadar bilmeye-bilime meraklı ve maceracı biriydi. Öyle ki, Amerikan ordusunda savaşırken yaralı bir asker üzerinde sindirim işleminin kimyası üzerinde çalışarak o yıllarda üne kavuşmuştu.

Baeumont’tan önce, sindirim sistemine ait en önemli çalışmaları J.B. Van Helmont vermiştir. Hazımsızlığı gidermek için alkalik tedaviyi ilk defa öneren Helmont bu tedaviyi mide sıvısının asidik olduğu gözlemi üzerinde temellendirmiş. “…birkaç kez dilimi dışarı uzattım, öyle ki; …bir serçe gagalayıp yutmaya çalıştı. Derken, serçenin boğazında keskin bir şey olması gerektiğini anladım. O zamandan beri onların niçin bu kadar iştahla yediklerini ve çabucak sindirdiklerini anladım.” diyor Helmont. Ancak tek başına asit sindirim için yeterli olamazdı -nasıl ki sirkenin eti çözemediği gibi-. Helmont bu noktada bizim enzim kavramımıza yakın maya kavramını çıkartmış. Ona göre mayalar sadece midede ve onikiparmak bağırsağında olmakla kalmayıp (onikiparmakbağırsağının alkali sıvılar içerdiğini biliyordu), her organ kendi enzim veya mayaya sahipti. “Öyle ki, doğuştan gelen ruh her yerde kendi besinini pişirebilirdi.” [2] Van Helmont’a göre hastalık, vücudu işgal edip, yaşamsal işlemleri kendi çıkarları için bozan yabancı archeae sonucunda oluşur. Bunlar genel olarak hastalığın dolaysız belirtileri olan zehirli atıklarını vücuda bırakırlar.

1822’de Amerika ile İngiliz Krallığı savaşında henüz 18’indeki Fransız asıllı Kanadalı Alexis St. Martin bir tüfeğin patlaması sonucu karnından yaralanmış. Yaralı Beaumont’a getirildiğinde karın bölgesindeki bir delikten sabah kahvaltısında yediği besin dışarı akmaktaymış, Yarasındaki bir enfeksiyondan dolayı ateşi çıktığında yaklaşık yarım kilo kan kaybetmiş. Beaumort’a göre kanama, atardamarın faaliyetini azaltıyor ve rahatlamaya neden oluyordu. St. Martin giderek iyileşse de, şurada görüldüğü gibi bir yara duruyormuş. St. Martin’in midesindeki yaranın sindirim işlemini incelemek için ideal bir laboratuvar oluşturabileceğine zaten şüphe yok. Beaumort ve St. Martin’in bu yoldaki ortaklığı 9 yıl sürmüş.

Çalışma programı 2 deney dizisinden oluşuyor:

  1. Canlı organizmada, maddelerin doğal koşullarda nasıl sindirildiğini incelemek ve
  2. Camlıda, mide sıvısı çekilerek bir cam tüpte mide sıvısının yiyecek maddeleri üzerindeki etkisi inceleniyordu

Yıllardır süren hasta incelemelerinin sonucunu Beaumont şöyle özetliyor: “Deneylerimin tüm sonuçlarına dayanarak, gastrik sıvının, kesinlikle, kimi yazarların iddia ettiği gibi, ‘su kadar nötr’ olmadığını, besinsel madde doğasının en genel çözeltisi olduğunu söyleyebilirim. Öyle ki, ona en sert kemik bile dayanamaz. Sabit sıcaklığın sağlanması koşuluyla (100F), hafif bir çalkantı verildiğinde, mide dışında bile mükemmel sindirim etkilerine sahiptir. …elde ettiğim kanıtlara dayanarak, gastrik sıvının besinlere etkisinin tamamen kimyasal olduğunu söylüyorum.”

Bunu okuduğumda benim aklıma hemen şu soru geldi: Besin maddelerinin midede bulunması bu mekanizmayı harekete geçirmek için gerekli ya da yeterli mi? Hemen, en güzel cevabı Pavlov’un köpeğinden aldım.

Şöyle ki; 1889’da I. Pavlov, köpeğin midesinin bir katmanını astarından ayırıp, mideden dışarıya bir boru sarkıtmış. Sonra aesophagus’u kapatıp dışarıya açmış. Böylece yemekler daha mideye ulaşmadan dışarıya alınmış. Köpek daha yemeye başlar başlamaz, salgılar başlamış ve yemek boyunca bu durum sürmüş. Mideye daha yemek girmeden salgılar başladığına göre, uyarılmayı sağlayan sinir sistemi olmalı. (Adamımsın Pavlov!)

Aslında bu konuda pek bilgili değildim ancak, 7 Temmuz’da dedemin bağırsak düğümlenmesi diye girdiği ameliyatından kaptığı bir enfeksiyon yüzünden tam 2 ay sonra, 7 Eylül 2011’de ölüm haberini almamız üzerine İzmir-Ordu arası 1200km yol gelirken bu konuyu araştırmak, daha önce hiç merak etmediğim sindirim sisteminin hikayesini okumak istedim.

Bu yazıyı onun odasında oturmuş yazıyorum. Geleli 2 gün oldu. Ev eski, taştan, soğuk, büyük ve odada kertenkeleler dolaşıyor. Yıllar sonra ilk defa sorun etmiyorum çünkü duvarında ağabeyim ve benim, dedemin kucağında oturduğumuz fotoğrafı asılı. Kulağımda dedemin o şakacı ses tonu ile “Bırakma beni dedeeee” deyişi… Biz bırakmadık da, sen bırakıp gittin be dede. Seni çok özleyeceğim, bunu biliyorum, çünkü saçımı her yapışımda o önden çıkan küçük tellere önce sinir olmam ve sonra aklıma gelen “… Onlar prenses saçı” deyişin. Öyle olmadığım halde beni hep güzel ve iyi hissettirdin.

Selin

 

  1. Myer, Jesse S. Life and Letters of Dr. William Beaumont. St. Louis, 1912; 2.baskı, 1939.
  2. Harre, Rom Great Scientific Experiments, s36, 1981.

Read Full Post »