Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Venedik’

Günün sıcaklığı Trainitalia koltuklarından da hissedilir olmaya başlamıştı. Aylardan nisan olsa da, Akdeniz iklimine yabancı değildik sonuçta… Trenin teklemesi artık inmemiz anlamına geldiğine de.

Tahminimden daha sönük bir tren istasyonu, ancak o küçücük yerde sığışan, çoğu Birleşik Devletlerden gelmiş belki bin tane turistle omuz omuza yürüyorduk. Bununla beraber hareket etmenin güçlüğü ile valiz emanet yerinin kuyruğu giderek artıyordu. Hatta bir dakika geçmeden 50 metreyi bulmuştu çoktan, buna rağmen uzadıkça uzuyordu. “Pardon” sesleri eşliğinde sonradan tanışacağım Bianca ve eşi Mark ve çocuklarının arkasında bir yer bulup bekledik. Ne de olsa o koca ve ağır sırt çantaları ile bu mükemmel şehri yormak istemezdik.

Gardan kendimizi atınca bir nehir karşıladı bizi. Gülümsemelerimizin yayılmasıyla, öğlen sıcağının altında dakikalarca durabilme yetisiyle, sabırsızca bu yemyeşil nehrin kollarında yürümeyi diledik. Karşı yakadaki yerlere, insanları sürü taksi vapur ve toplu taşıma vapurunu taşıyordu. Garın önünde olması ise birden “nasıl geçecekler” sorumuza parlayarak cevap vermişti sanki. Nehrin yeşilliği gerçek bir göz rengi gibiydi.


Sezgilerimize güvenip soldan ilerledik. Sezgilerimize güvenmek zorundaydık, haritalarımızdan hiçbir şey anlamıyorduk. Sanki bir milyon başka nehir, bir o kadar da ada vardı. Sezgilerimize güvendik, aslında zorundaydık. Eh tabii, siz garı arkanıza alın, sol’a siz de karar verirseniz. Az ileride harika bir pazar karşılar sizi. Bu gerçek pazarlardan elbette, içinde meyve sebze olan pazarlardandı. Tam olarak bilemiyorum, orada da bazı günlerde mi var, yoksa hep mi… Renk renk, çeşit çeşit meyve ve sebzelerin ve hatta bir miktar karşılığında sıcakta iyi gitmesi için bardakta satılan meyve karışımlarını da denemeden geçmeyin. Biz geçtiysek de, insanın aklında yer ediyor hani bir şekilde.

Adım başı cam, maske ve hediyelik eşya dükkânı çıkıyor ilk seferde ya da hepsini birden içeren dükkânlar. Olmadı, satışlarını dışarıda kurduğu tezgâhlarda satan Bangladeşli satıcılar var. Turistik şehirlerin, bu tarz dükkânları tüm o güzelim şehre yaymaları illa ki güzel gelmiyor insana. Gezginlerin ilkin sandığı o yerel halk ile gezme fikri Venedik’te hemen kayboluyor, havaya karışıyor. Hatta İtalya’nın büyük şehirlerinde öyle süregeliyor bu. Yerel halk bazen evlerinden cama çıkıyor, belki kalabalıktan daha çok sıkılıp evinden ayrılmıyor bile. Kimisi kötü kötü bakıyor, kimisi turistlere karışmış bile. Sıkıştırılmış hayatlarının hesabını bizden de almak istemeleri çok doğru geliyor bana o an. Yabancılaşıp, uzaklaşma isteği doğuruyor.


Aldığımız haritanın gerçek anlamda işe yaramaması ile şansımıza hangi yol gelirse ona doğru ilerliyoruz. Bu anlamda zaten yolları Venedik’te siz değil, onun sizi seçme olasılığınız var. Sürekli meydana, aynı köprüye, aynı dükkâna ama asla aynı olmayan insanlar ile burun buruna gelmek an meselesi. Sokakları bölen kanallardan yüzüp vardığınız yerlere gitme isteği çıkıyor sonra. Çekilen her bir fotoğraf karesinin, Bangladeşlilerin sattığı kartpostaldan farksız olması, neşe katıyor ve bir süre sonra nesne olarak binlerce yılın, bir inip bir çıkan suyun, gondolların belki her an arkadan gelecek tacir-tüccarların önüne durup her şeyin amacı buymuş gibi fotoğraflarımızı çekmeye başlıyoruz.

Korkunç seansların ardından yürümeye devam ediliyor. Sadece yürümeye.

Gezintilerin, mükemmel mimarinin ve tarihin, insanın karnını acıktırdığını ve vücuttaki suyun müthiş derecede azalttığını bir süre sonra hissediyoruz ama vakit darlığından, bir restorana oturmaktansa hem daha da ekonomik olan bir marketten alışveriş yapmayı yeğledik. Aldıklarımız ile de, ufak bir köprünün ayağında yiyip, gölgesinden nasiplenip, turistlere el sallayıp, elimizdeki meyve sularını kaldırıp “şerefe” dedik bakışırken. Yukarı camdan bir teyzenin ise, penceresinden halısıyla çıkıp güzelce çırpmasıyla son bulsa da, gondollardan gelen akordeon sesi ile tavlanmıştık zaten.
Akşam olurken, biraz daha hareketlenen şehir, İtalyan Pizzası ile devam ettiğini görmek çok iyi hissettirmişlerdi. Oturduğumuz yerde uyuklamaya başlarken, günün başında aldığım küçük gondol biblom ile oynamaya başladım. Gondola binmenin mali değeri yaklaşık 120 avro olup, biz bu parayla neler yapabileceğimizi fantastik bir biçimde değerlendirirken, biblo gondolumla zaten gezmiştim ben. Mutluydum. Belki sadece dükkânların önünü dolduran çeşitli renk, çeşit ve aromalı tatlılardan tonlarca alıp bir başıma yemek isteyebilirdim.Bir süre sonra hayli hayli Stanley Kübrick ile beraber yürüdüğümüzü ve Gözleri Tamamen Kapalı filminde oynadığımızı sandım. Öte yandan arkadaşım 1700’lerde olduğunu hissettiğini söyleyip, diğeri de ananesinin evine geldiğini söyledi. Karışık duygularla el yapımı maskeleri inceleyip, aslında bizim için yapılmasa da yüzümüzde denemeye başladık. Yine de bu maskelerle gözleri kapatmaya gerek olmadığını görüp, işçiliği karşısında epey etkilenmiştim. Keza cam işçiliği de büyük yankı uyandıran kentin, dünyada birinci sırada olduğunu bir cam yapımcısından duyduk. Her şeyin böyle renkli ve güzel olması daha çok ayaklarımızdan yere çekmeye başlamıştı şimdiden. Gitme korkusu, akşamın karanlığı gibi çökmüştü.

Saat akşam dokuzu gösterirken, dükkânların kapanması, turistlerin çekilmeye başlaması ile telaşa kapıldık. Yapılabilecek bir şey kalmamış gibi davranmaları bilhassa üzücüydü. “Haydi, herkes evine” diye bağırmaları eksikti ki, o gece kalacak bir yerimizin olmaması ile üzüntümüzü gizleyemedik. Ölüleşen Venedik, yürükçe, her bir köprüsünü geçtikçe daha da karanlığa bürünüyor, yetersiz aydınlatması ve gece hayatının olmaması ile hayrete düşürüyordu bizi. Ya gençler? Sahi, gençler neredeydi?

Gece on iki olmadan sırt çantalarımızı ve gar kapanmadan da Milano biletimizi almalıydık. Gidecek çok yerimiz vardı ve geceyi garda geçirmeye karar vermiştik. Biraz soğuk bir gece olabilirdi ama bekleme salonlarında uyumaya hayli alışmıştık. Acaba ailemiz görse ne kadar mahvederlerdi kendilerini? Muzırca gülüp, bulabildiğimiz en rahat koltuğa yerleştikten sonra, diğer Venedikliler gibi uyumaya başladık.

Venedik’te bir dağda koşarken, beni uyandıran İtalyan polisi ile “Uyanın, burası kapanıyor” dediğini, İtalyancadan anlamak pek zor değildi. Her şeyin dışında kibar polisin sevecenliği beni Venedik’teki bir dağda yine koşturabilirdi. Saat 4 idi. Trenimiz sabah 6’daydı. “Grazzie sir” dedikten sonra, bizi karşılayan nehir ile bir daha bakıştık. Gülmekten ziyade bu soğukta her yerin kapalı olması ve geçirecek iki saatimizin olması, rahat yataklara olan egoist düşkünlüğümüz ile binlerce sorunu getiriyordu.

Yalnız değildik. Bizim gibi öğrenci-turistler, evsizler, sigara isteyenler ve hippiler ile garın önünde yalnızdık. Ancak korkunun olmaması, bizi öğrencilerle yakınlaştırmıştı. Bir Amerikalı kız “Miller”, iki de Meksika asıllı arkadaşlarla muhabbet ederken, yine Türk olduğumuz için aldığımız sorularla ve dahası cevaplarımızla kahkahalara boğduğumuz, akabinde bir türlü ısınamadığımız için koşma yarışmaları düzenlememiz ile iki saat epey eğlenmiştik. Eğitim, Avrupa sorunları, ekonomik anlaşmazlıklar ve elbette Venedik’in bir anda neden öldüğünü sorguladık.
Saat sabah altıya gelmiş gün aydınlanmıştı. Hepimiz trendeki koltuklarımızı almışken, gülüşüyor, Milano’ya olan meraklar pekişiyordu. Trenin teklemesinden alışık olduğumuz bir sarsılma geldi: bunu biliyorduk, yabancı değildik ne de olsa.

Sevgiler,
M.

————-

D.N: bu yazı Bilgi Üniversitesinde yarışmıştır vakti zamanında.

 

Reklamlar

Read Full Post »